Amerika Birleşik Devletleri, dünya genelinde kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin en güçlü savunucusu olarak bilinir. Ancak bu yaygın algının ötesinde, Amerikan tarihinin derinliklerinde, kolektif yaşam ve komünal mülkiyetin hayatta kalma mücadelesinin bir parçası olduğu şaşırtıcı bir gerçek yatmaktadır. Bu erken dönem pratikler, çoğu zaman yanlış anlaşılan veya göz ardı edilen, Amerika’nın kendi topraklarındaki sosyalist ve komünist düşünce akımlarının temellerini atmıştır.
Amerikan rüyası genellikle bireysel başarı ve özel mülkiyet üzerine kurulu olsa da, ülkenin kuruluş aşamalarında, özellikle ilk yerleşimcilerin karşılaştığı çetin koşullar altında, komünal yaşamın zorunlu bir ihtiyaç olarak ortaya çıktığı görülmüştür. Bu durum, ideolojik bir tercihten ziyade, hayatta kalma içgüdüsünün bir sonucuydu.
Amerika’nın Komünal Başlangıcı: Pilgrimler ve Plymouth Kolonisi
Amerika kıtasına ilk gelen Avrupalı yerleşimcilerden olan Pilgrimler, 1620 yılında Mayflower gemisiyle Plymouth’a ayak bastıklarında, kendilerini bambaşka bir dünyanın içinde buldular. Yeni kıtanın vahşi doğası ve bilinmezlikleriyle mücadele eden bu insanlar için hayatta kalmak, her şeyin üzerindeydi. İlk kış, yerleşimcilerin neredeyse yarısının ölümüne neden olacak kadar şiddetliydi. Bu koşullar altında, tüm kaynakların ortak kullanımı ve kolektif üretim, tek çare olarak görüldü.
Plymouth Kolonisi’nde, toprak, ürünler ve diğer tüm eşyalar ortak mülkiyet olarak kabul edildi. Herkes ortak havuz için çalışıyor, elde edilen ürünler eşit şekilde bölüşülüyordu. Bu sistem, zorunlu bir “komünalizm” modeli olarak işlese de, insan doğasının bazı temel özellikleriyle çatışıyordu.
William Bradford ve Mülkiyet Devrimi
Plymouth Kolonisi’nin uzun yıllar valiliğini yapan William Bradford, bu kolektif sistemin pratikteki zorluklarını bizzat deneyimledi. Gözlemlerine göre, insanlar kişisel mülkiyet ve emeklerinin doğrudan karşılığını alamadıklarında, çalışma motivasyonlarını kaybediyordu. Kimileri az çalışırken, kimileri daha çok çalışıyor; ancak herkes aynı payı alıyordu. Bu durum, tembelliği teşvik ederken, çalışkanları da demotive ediyordu. Bradford’ın ifadesiyle, “bu sistem, zayıfların hayatta kalmasını sağlamak yerine, güçlülerin elini kolunu bağlıyordu.”
1623 yılında, Bradford radikal bir karar aldı ve ortak mülkiyet sistemini terk ederek her aileye özel toprak tahsis etti. Bu kararla birlikte, her aile kendi arazisini ekip biçmeye başladı ve elde ettiği ürün kendine ait oldu. Bu “mülkiyet devrimi”nin sonuçları şaşırtıcıydı: İnsanların çalışma azmi arttı, üretim patladı ve kıtlık sorunları büyük ölçüde aşıldı. Bu deneyim, modern kapitalizmin temel prensiplerinden biri olan özel mülkiyetin, bireysel motivasyon ve üretkenlik üzerindeki etkisini gözler önüne serdi.
20. Yüzyıl: Siyasi Partiler ve Sosyal Programlar
Pilgrimlerin zorunlu komünal deneyiminden yüzyıllar sonra, Amerika’da gerçek anlamda sosyalist ve komünist siyasi hareketler filizlenmeye başladı. 1901’de kurulan Amerika Sosyalist Partisi ve 1919’da kurulan Amerika Komünist Partisi (CPUSA), özellikle Büyük Buhran döneminde etkilerini artırdı. Sosyalist Parti’nin önde gelen isimlerinden Eugene V. Debs, beş kez başkan adayı oldu.
1930’larda, Franklin D. Roosevelt’in (FDR) Yeni Düzen programları, devletin ekonomiye ve toplumsal yaşama müdahalesini artırarak sosyal güvenlik, işsizlik sigortası ve kamu işleri gibi uygulamaları hayata geçirdi. Bu programlar, bazı çevreler tarafından “sosyalist” olarak eleştirilse de, aslında kapitalist sistemi kurtarmayı ve daha sürdürülebilir hale getirmeyi amaçlıyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ise “Kızıl Tehlike” paranoyası ve McCarthy dönemi, komünizm ve sosyalizm karşıtı histeriyi doruk noktasına taşıdı.
Günümüzde Sosyalizm Algısı ve Tartışmalar
Günümüzde Amerika’da “sosyalizm” ve “komünizm” terimleri, genellikle birbirinin yerine kullanılan ve olumsuz bir çağrışım uyandıran kavramlar olarak algılanır. Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin temsil ettiği anlamdaki sosyalizm bile, Amerikan siyasetinde genellikle şeytanlaştırılır. Ancak son yıllarda, özellikle Bernie Sanders gibi isimlerin yükselişiyle birlikte “demokratik sosyalizm” kavramı ana akım tartışmalarda daha fazla yer bulmaya başlamıştır. Bu durum, Amerika’nın siyasi yelpazesinin ve ideolojik geçmişinin, sanıldığından çok daha karmaşık ve katmanlı olduğunu göstermektedir.
Amerika Komünist mi?
Kesinlikle hayır. Amerika Birleşik Devletleri, kökenlerinden bu yana temel olarak kapitalist bir ekonomiye ve bireysel özgürlüklere dayalı bir siyasi sisteme sahip olmuştur. Ancak erken dönemdeki hayatta kalma odaklı komünal pratikler ve 20. yüzyıldaki sosyalist/komünist siyasi hareketler, ülkenin ideolojik tarihinin karmaşıklığını gösterir. “Komünist” terimi, modern Amerikan siyasetinde genellikle karşıtları karalamak için kullanılan bir etiket olarak işlev görmüş ve ülkenin gerçek sosyo-ekonomik yapısını yansıtmamıştır.
