Uluslararası finans kuruluşları ve önde gelen ekonomistler, 2026 ve sonrasına ilişkin küresel ekonomik görünümün ciddi endişeler barındırdığını belirtiyor. Yapılan değerlendirmeler, dünya ekonomisinin kronik finansal krizler, jeopolitik gerilimlerin tetiklediği emperyalist savaşlar ve otoriter yönetimlerin yükselişiyle karakterize yeni bir döneme girdiğini işaret ediyor. Bu “yeni normal” düşük büyüme, yüksek volatilite ve sürekli krizlerle anılacak bir gelecek tablosu çiziyor.
Bu karamsar tablo, küresel ekonominin yavaşlaması, yüksek enflasyonun kalıcılığı, artan faiz oranları ve gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere giderek ağırlaşan borç yükü gibi temel faktörlere dayanıyor. Uzmanlar, bu ekonomik kırılganlıkların, kaynak rekabeti ve güç mücadelesiyle birleşerek uluslararası çatışmaları körükleyeceğini ve demokratik kurumların zayıflamasına zemin hazırlayarak otokratik rejimlerin güçlenmesine yol açacağını öngörüyor.
Küresel Ekonomik Görünüm Ne Söylüyor?
Neden Böyle Bir Görünüm Var?
Küresel ekonominin karşı karşıya olduğu temel sorunların başında yavaşlayan büyüme hızları geliyor. Yüksek enflasyonun inatçı yapısı, merkez bankalarını faiz oranlarını artırmaya zorlarken, bu durum küresel çapta ekonomik aktiviteyi yavaşlatıyor ve özellikle kırılgan ekonomileri derinden etkiliyor. Dünya genelinde kamu borçları rekor seviyelere ulaşmış durumda ve bu borç yükü, özellikle gelişmekte olan ülkelerde finansal istikrarsızlık riskini artırıyor.
- Yavaşlayan Büyüme: Küresel GSYİH büyüme tahminleri aşağı yönlü revize ediliyor.
- Yüksek Enflasyon ve Faaliyet Oranları: Enerji ve gıda fiyatlarındaki oynaklıklar ile tedarik zinciri aksaklıkları, enflasyonu yüksek tutarken, sıkı para politikaları ekonomik soğumaya neden oluyor.
- Artan Borç Yükü: Özellikle gelişmekte olan ülkeler, yüksek faiz oranları ve doların güçlenmesiyle dış borçlarını ödemekte zorlanma riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Kimler Etkilenecek?
Bu ekonomik koşullar, en çok gelişmekte olan ve düşük gelirli ülkeleri vuracak. Borç krizi, bu ülkelerde sosyal harcamaların kısılmasına, yatırımların azalmasına ve dolayısıyla yoksulluğun ve eşitsizliğin artmasına neden olabilir. Zengin ve fakir ülkeler arasındaki uçurumun daha da açılması bekleniyor.
Jeopolitik Gerilimler ve Emperyalist Savaşlar
Ekonomik zorluklar, uluslararası ilişkilerde tansiyonu yükseltiyor. Kaynak rekabeti – enerji, gıda ve su gibi hayati öneme sahip kaynaklar üzerindeki mücadele – jeopolitik çatışmaları tetikleyen önemli bir faktör olarak öne çıkıyor. Batı hegemonyasının sorgulandığı, çok kutuplu bir dünyanın şekillendiği bu dönemde, vekalet savaşları ve doğrudan askeri çatışma riskleri artıyor.
- Kaynak Rekabeti: Enerji, gıda ve su kıtlığı riskleri ülkeler arasındaki gerilimi artırıyor.
- Çok Kutuplu Dünya Düzeni: Geleneksel güç dengelerinin değişmesi, bölgesel ve küresel çatışmaların zeminini hazırlıyor.
- Vekalet Savaşları: Büyük güçlerin dolaylı yoldan çatıştığı vekalet savaşlarının yaygınlaşması bekleniyor.
Otokratik Eğilimlerin Yükselişi
Ekonomik istikrarsızlık ve artan güvensizlik, demokratik değerleri zayıflatırken, otoriter rejimlerin ve popülist liderlerin yükselişine zemin hazırlıyor. Ulusalcı ve korumacı politikalar dünya genelinde artış gösterirken, ifade özgürlüğü ve sivil toplum üzerindeki baskılar da yoğunlaşıyor. Uzmanlar, 2026 sonrası dönemde otokrasinin küresel bir eğilim haline gelebileceği konusunda uyarıyor.
- Demokratik Kurumların Zayıflaması: Seçim süreçlerine müdahale, hukukun üstünlüğünün erozyonu ve sivil hakların kısıtlanması gibi eğilimler.
- Popülizm ve Ulusalcılık: Ekonomik sorunlara basit ama radikal çözümler vaat eden popülist ve ulusalcı hareketlerin güçlenmesi.
- Otoriter Rejimlerin Güçlenmesi: Mevcut otokratik yönetimlerin iktidarlarını pekiştirmesi ve demokratik ülkelerde dahi otoriter eğilimlerin artması.
2026 ve Sonrası: Dünya Ekonomisinin Görünümü Bize Ne Söylüyor?
2026 ve sonrası için dünya ekonomisinin görünümü, düşük büyüme oranları, sürekli finansal kırılganlıklar, şiddetlenen jeopolitik çatışmalar ve demokratik kurumların zayıflamasıyla paralel giden otokratikleşme eğilimleriyle karakterize bir döneme işaret ediyor. Bu, mevcut uluslararası düzenin temelden değiştiği ve küresel istikrarsızlığın “yeni normal” haline geldiği bir geleceği müjdeliyor.
